Diğer ·

2010/2741 E. 2013/4312 K.

Mahkeme
Diğer
Esas No
2010/2741
Karar No
2013/4312

Özeti : 1- Cezaevinde çıkan isyan sonucunda mahkumlara karşı yapılan müdahalenin, cezaevinde huzur ve sükunun sağlanması için zorunlu hale geldiği anlaşılmakla birlikte, belirtilen amaçla bağdaşmayacak şekilde aşırı güç kullanıldığı, bu boyutta bir müdahalenin gereksiz ve ölçüsüz olduğu anlaşıldığından, olayda hizmetin kötü işlediği ve hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varıldığı; 2- Zarara neden olan ölümün aşırı güç kullanımı nedeniyle gerçekleşmesi ve gereksiz ve ölçüsüz şekilde aşırı güç kullanılmasına, davacıların yakınının sebep olduğu yolunda bir saptama bulunmaması karşısında, davacıların yakınının müterafik kusur niteliğinde bir davranışının bulunmadığının anlaşıldığı ve bu nedenle tazminat miktarının azaltılmasına imkan olmadığı; 3- Manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmekte ise de, tam yargı davalarının niteliği gereği, mahkemelerce takdir edilecek tazminat miktarının, idarenin kusurunun ağırlığıyla orantılı olması gerektiği; 4- Davanın ıslahı talebi ile ilgili olarak verilen davanın incelenmeksizin reddi yolundaki hükmün temyiz incelemesinden geçmemiş olması nedeniyle kesinleşmiş bir hüküm olarak nitelendirilmesi hukuken olanaklı olmadığından, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na 6459 sayılı Yasa ile eklenen hükümler uyarınca, davacıların davanın ıslahı ile ilgili taleplerinin dikkate alınması gerektiği; 5- Davacıların murisinin ölmüş olması nedeniyle, yargılandığı ceza davasının yürütülmesine ve hakkında hüküm kurulmasına hukuken olanak bulunmamakla birlikte, öldürülmemiş olması halinde tutuklu ve hükümlü kalabileceği sürenin de tazminat hesabında dikkate alınması gerektiği; 6- İdari işlem veya eylemlerden dolayı uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan davalarda uygulanacak yasal faizin başlangıç tarihi olarak idareye başvuru tarihinin, başvurunun bulunmaması durumunda dava tarihinin esas alınması gerektiği; hakkında. Temyiz Eden (Davacılar) : 1- … (Kendisine asaleten, çocukları …, …, … ve …'a velayeten), 2- …, 3- …, 4- …, 5- …, 6- …, 7- …, 8- … Vekili : Av. … Temyiz Eden (Davalılar) : 1- Adalet Bakanlığı 2- İçişleri Bakanlığı Vekili : Hukuk Müşaviri … İstemin Özeti : Diyarbakır 1. İdare Mahkemesinin 13/01/2010 günlü, E:2009/1820, K:2010/10 sayılı ısrar kararının temyizen incelenerek bozulması, taraflarca karşılıklı olarak istenilmektedir. Davacının Savunmasının Özeti : Savunma verilmemiştir. Davalı İdarelerin Savunmalarının Özeti : Davalı idarelerce, istemin reddi gerektiği savunulmuştur. Danıştay Tetkik Hakimi : Burakhan Melikoğlu Düşüncesi : Temyiz edilen ısrar kararının manevi tazminata ilişkin kısmının onanması, diğer kısımlarının bozulması gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca dosya incelendi, gereği görüşüldü: Dava; davacıların yakınının Diyarbakır E Tipi Cezaevinde tutuklu bulunduğu sırada 24/09/1996 tarihinde çıkan isyan sırasında ölmesi nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zararın karşılığı olarak, eşi ve çocukları için toplam 10.000,00-TL maddi, 13.000,00-TL manevi tazminat ile anne, baba ve kardeşleri için toplam 2.250,00 -TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte tazmini istemiyle açılmıştır. Diyarbakır 1. İdare Mahkemesinin 30/12/2004 günlü, E:1998/215 K:2004/3238 sayılı kararıyla; davacılar yakını …'ın cezaevinde tutuklu bulunduğu esnada çıkan isyan ve akabinde davalı idarelere bağlı güvenlik güçlerince yapılan müdahale sonucunda ölüm olayının ortaya çıktığı, idarelerin bir hizmete tahsis edilen binada kalan mahkum ve tutukluların can güvenliğini de temin etmekle görevli ve yükümlü bulunmasına karşılık olayda, kamu hukuku fonksiyonlarını kendisinden beklenilen dikkat ve özen içinde kullanma konusundaki aksaklık nedeniyle doğan zararla idari eylem arasında illiyet bağı bulunduğu, dolayısıyla uyuşmazlık konusu olayda hizmet kusuru bulunduğundan maddi tazminata hükmedilmesi gerektiği sonucuna varıldığı, Mahkemelerince verilen ara kararı gereğince davacıların yakınının ölümüne bağlı destekten yoksun kalma tazminatının bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle tespit edilmesi üzerine maddi tazminat olarak tespit edilen miktarın altında talepte bulundukları anlaşılan eş … ve çocuklar …, …, … ve … için taleple bağlılık ilkesi uyarınca toplam 10.000.000.000 TL maddi tazminatın adı geçen davacılara ödenmesi gerektiği sonucuna varıldığı, her ne kadar bilirkişi tarafından düzenlenen raporun tebliği üzerine davacılar vekilince verilen ve 23/12/2004 gününde kayda geçen dilekçede bilirkişinin hesapladığı destekten yoksun kalma tazminatı miktarının talep edilen miktarı aşması nedeniyle fazlaya ilişkin kısmın da talep edildiği görülmekte ise de, bu talebin, dava açma süreleri geçirildikten çok sonra olması nedeniyle neticei talebin genişletilmesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin açık olduğu ve talebin esasının incelenmesine olanak bulunmadığı; ayrıca, davalı idarelerin hukuka aykırı olduğu saptanan, hizmetin kötü işlemesi ve aksaması suretiyle oluşan eylemi sonucunda istenmeyen bir durum olarak vuku bulmuş olsa da idarelerin sorumluluğunun bulunduğu ölüme bağlı olarak ölenin ailesinin duyduğu, elem acı ve üzüntünün sebepsiz zenginleşmeye yol açmayacak şekilde tazmininin de gerektiği, bu itibarla 5.000.-TL manevi tazminat talep eden eş …'e bu talebinin tamamının, çocuklar …, …, … ve …'a her biri için 2.000.-TL olmak üzere toplam 8.000.-TL.'nin, ölenin babası …'a 500.-TL.'nin, anne …'a 500.-TL'nin ve kardeşlere ayrı ayrı 250.-TL olmak üzere toplam 15.250.000.000.-TL. manevi tazminatın ödenmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varıldığı gerekçesiyle, davacıların maddi tazminat taleplerinin kısmen kabulüne, maddi tazminat talebinin genişletilmesi kapsamındaki fazlaya ilişkin talebin incelenmeksizin reddine, manevi tazminat taleplerinin ise tamamının kabulüne karar verilmiştir. Anılan kararın temyiz edilmesi sonucunda, Danıştay Onuncu Dairesinin 16/02/2009 günlü, E:2006/2635 K:2009/1029 sayılı kararıyla, cezaevinde asayiş ve disiplinin sağlanması amacıyla zorunlu hale gelen müdahaleyi idarenin hizmetin işleyişinde kusurlu davrandığının bir göstergesi olarak kabul etmeye olanak bulunmadığı; olayda, davacıların yakınının ölümüne neden olan olaylarda ölen kişinin de aktif rol aldığı, cezaevine müdahale sırasında davalı idarelerin personeli tarafından yapılan uyarı sonrası hükümlü ve tutuklulardan eyleme katılmayanların güvenli bir şekilde olay yerinden uzaklaştırıldığının dosyada mevcut tüm bilgi ve belgelerden anlaşıldığı; cezaevi idaresine karşı katıldığı eylem sonucu kişisel kusuru nedeniyle davacıların yakınının ölmesinin, idarenin eylemi ile zarar arasında bulunması gereken nedensellik bağını kestiği; bu durumda, zararın, idarenin hizmet kusurundan doğduğu gerekçesiyle, davalı idarelerce tazmini yolunda verilen temyize konu mahkeme kararında hukuki isabet görülmediği; öte yandan, davacılar tarafından dava devam ederken davanın ıslahı yoluna gidildiği ve mahkemece ıslah edilen kısmın incelenmeksizin reddine karar verildiği anlaşıldığı; ancak davacılar murisinin kusurundan kaynaklanan ölüm nedeniyle davacılara tazminat ödenmesinin mümkün olmadığı sonucuna varıldığından ıslah konusunun bu davada irdelenmesine hukuken imkan bulunmadığı gerekçesiyle, İdare Mahkemesi kararının tazminat isteminin kısmen kabulüne ilişkin kısmı bozulmuş; redde ilişkin kısmı ise onanmıştır. Bozma kararına uymayan Diyarbakır 1. İdare Mahkemesinin 13/01/2010 günlü, E:2009/1820, K:2010/10 sayılı kararıyla, Mahkemelerinin ilk kararının incelenmeksizin redde ilişkin kısmının Danıştay Onuncu Dairesinin kararı ile onandığı, bu nedenle bu kısım hakkında yeniden bir karar verilmesinde gerek bulunmadığı belirtildikten sonra, davacılar yakını …'ın cezaevinde tutuklu bulunduğu esnada çıkan isyan ve akabindeki davalı idarelere bağlı güvenlik güçlerince yapılan müdahalede, genel güvenlikten sorumlu olan idarenin ajanlarının orantısız güç kullanması nedeniyle ölüm olayının ortaya çıktığı gerekçesi de eklenmek suretiyle manevi tazminat isteminin kabulü, maddi tazminat isteminin ise kısmen kabulü yolundaki ilk kararda ısrar edilmiştir. Davacılar ve davalı idareler anılan ısrar kararının aleyhlerine ilişkin kısımlarının temyizen incelerek bozulmasını istemektedirler. Davalı idarelerce, uyuşmazlık konusu olan olayda hizmet kusurunun bulunmadığı; hizmet kusurunun varlığı kabul edilse bile müterafık kusurun bulunduğu, aynı olay nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da manevi tazminata hükmedildiğinden mükerrer ödemenin söz konusu olacağı ileri sürülürken; davacılar tarafından ıslah taleplerinin dikkate alınmamasının gerçek zararın tazmin edilememesi sonucunu doğurduğu; bu durumun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına da aykırı olduğu; maddi ve manevi tazminat için hükmedilen faizin başlangıç tarihinin hatalı olduğu ileri sürülmüştür. Tüm bu hususlar ve ayrıca taraflarca ileri sürülmemiş olsa bile resen dikkate alınan hususlar ayrı ayrı incelenmiştir. Olayda hizmet kusurunun bulunup bulunmadığı yönünden: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 125. maddesinin son fıkrasında; idarenin, eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmıştır. İdarenin kamu hizmetinin yürütülmesinden doğan zarardan sorumlu tutulmasını gerektiren kuramlardan birisi hizmet kusurudur. İdarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Öte yandan, idarenin hukuki sorumluluğundan söz edebilmek için, ortada bir zararın bulunmasının yanında, bunun idareye yüklenebilen bir işlem veya eylemden doğması, başka bir deyişle zararla idari faaliyet arasında nedensellik bağının kurulabilmesi gerekir. Zararla idari faaliyet arasında nedensellik bağının bulunmaması zararın idari faaliyetten doğmadığını gösterir. Zararın oluşmasında zarara uğrayanın ya da üçüncü kişinin kusurunun bulunması halinde ise idarenin hizmet kusuruna dayalı tazmin sorumluluğunun ortadan kalkacağı ya da kusur ölçüsünde azalacağı açıktır. Bu bağlamda, idarenin tazmin sorumluluğunun bulunup bulunmadığının yukarıda ortaya konan ilkeler çerçevesinde incelenmesi, bunun için de davacıların yakının ölümüne sebep olan olayın ortaya konulması gereklidir. Bakılmakta olan dava devam ederken, davacılar ve aynı olayda ölen diğer kişilerin yakınları tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulmuş, Mahkemece verilen … ve Diğerleri/Türkiye (Başvuru No:12336/03) kararında ," ... Diyarbakır cezaevindeki otuz kadar hükümlünün 24 Eylül 1996 tarihinde meydana gelen bir arbede sırasında güvenlik güçleri ile karşı karşıya geldiklerine kimse itiraz etmemektedir. Güvenlik güçleri tarafından yürütülen ve 'isyan bastırma' diye adlandırılan operasyonda Bay …, …, …, …, …, …, … ve …'ın ölümcül yaralar aldığına ve içlerinden bazılarının hastaneye kaldırılırken ya da hastanede öldüğüne de yine kimse itiraz etmemektedir. Davadaki olguları göz önüne alan AİHM, dosyada AİHS'nin 2. maddesinin 2/(a) paragrafı alanına giren hiçbir unsur bulamamaktadır. Bu bağlamda, AİHM yetkililerin sadece ziyaret odasına bakan ana koridorda çıkan kavgada birkaç hükümlü tarafından tartaklanan müdür yardımcısı … ve yedi infaz koruma memurunun 'korunmasını sağlamak' amacıyla yaklaşık iki yüz polis ve jandarmayı olay yerine çağırdığını düşünmenin mantıksız olacağı kanısındadır. AİHM, hükümlülerin saat 10:45 sıralarında 4 ve 5 no'lu odaların parmaklıkları arasına kapatılmasıyla son bulan bu ilk olay ile saat 15:30 sıralarında başlatılan ihtilaflı operasyon arasında birkaç saatlik bir sürenin geçtiğini gözlemlemektedir. AİHM'ne göre, hükümlülerin bu ilk olaya neden olan tutumu bir itaatsizlik olarak kabul edilmelidir. Bununla birlikte, AİHM cezaevi ortamında şiddetin potansiyel olarak ortaya çıkabilme olasılığını ve basit bir itaatsizliğin hızla güvenlik güçlerinin müdahalesini gerektirecek bir başkaldırıya dönüşebileceğini inkâr etmemektedir (Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 57). AİHM, öte yandan güvenlik güçlerinin muhbirlerin işaret ettiği bazı hükümlülerin üzerine saldırmasından önce huzur bozanların ortaya çıkmasını istediği yönündeki iddiaların doğruluğunun, 2. maddenin 2. paragrafında öngörülen istisnaları ortadan kaldırmaya yetecek kadar kesin olmadığını gözlemlemektedir. Yukarıdaki olgular doğrultusunda AİHM, hükümlülerin saat 13.20'den itibaren takındıkları tavırların giderek ayaklanma girişimine dönüştüğünün kabul edilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM ayrıca, güvenlik güçlerinin müdahalesinin AİHS'nin 2. maddesinin 2/(c) paragrafı anlamında 'bir isyan ya da başkaldırı'yı bastırmak amacını taşıdığının kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır (ibidem, prg. 50; mutatis mutandis, … ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 97). Bu hüküm bakımından sorulacak ilk soru ihtilaflı operasyonun "yasaya uygun olarak" yapılıp yapılmadığıdır. Mevcut davada, güvenlik güçleri isyancı oldukları düşünülen hükümlüleri bastırmak için hiçbir zaman göz yaşartıcı gaz ya da onları etkisiz hale getirecek başka bir yöntem kullanma girişiminde bulunmamıştır. Güvenlik güçleri onlara cop ve sopalarla vurmuşlardır (bu konuda uygulanabilen ilkeler için, bakınız, örneğin, Kıbrıs aleyhine Andronicou ve Constantinou davası, 9 Ekim 1997, prg. 192, Derleme 1997-VI; karşılaştırınız, örneğin, Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 55 ve 57). TBMM Alt Komisyonu bu şekilde davranmanın yönetmeliğe 'aykırı' olduğu yönünde görüş bildirmiştir. Bununla birlikte, ulusal mevzuatta yeralan cezaevi ortamında güvenliğin sağlanmasıyla ilgili bazı hükümlerin (ibidem, prg. 45, 54; Ceyhan Demir, ilgili bölüm, prg. 80) Diyarbakır cezaevine müdahale için çağırılan polis ve askerlere mutlaka bu sırayla olmasa da 'göz yaşartıcı gaz, sopa ve cop' kullanmaları için tam yetki verdiği anlaşılmaktadır (karşılaştırınız, ibidem, prg. 98). A priori, güvenlik güçlerinin Türkiye Cumhuriyeti yasalarınca yasaklanan yöntemler kullandıklarını kesin olarak ortaya koyan herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Ancak, bu tespit, ikinci soru yani, mevcut davada kullanılan gücün Devlet'in pozitif yükümlülüklerinden 'kanunla' yaşam hakkını koruma yükümlülüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı ve 'mutlak gerekli' olup olmadığı sorusu üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir (bakınız, örneğin, Yunanistan aleyhine Makaratzis davası [GC], no 50385/99, prg. 56-60, CEDH 2004 XI) ... İhtilaflı operasyonun ağır bilançosu, müdahalenin hükümlülerin ölümcül darbe alma riskini asgari düzeye indirmek amacıyla organize edildiği yönündeki bu açıklamalarla çelişmektedir. Oysa tamamen Devlet otoritesi ve sorumluluğu altında bulunan sekiz kişi özellikle kafatası ve kaburgaları üzerine cop ve diğer yaralayıcı cisimlerle vurulması sonucu aldığı çok sayıda yara ve kırıklar nedeniyle ölmüştür. Böylesi bir bilançoyu, eğitim, bilgi ya da uygun talimat yetersizliğinin güvenlik güçlerini 'muallâkta' bıraktığına bağlayarak geçiştiremeyiz (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Perk ve diğerleri davası, no 50739/99, prg. 60, 28 Mart 2006). Bu bilanço ancak, özellikle mevcut davada olduğu gibi, potansiyel olarak ölümcül güç kullanıldığı durumlarda vatandaşlara gerekli korumayı sağlamak amacıyla bazı katı kuralların konulmamış olmasıyla izah edilebilir (bakınız, örneğin, Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 60 ve 71). Hükümet, operasyon sırasında isyancı oldukları iddia edilen hükümlülerin polis ve askerlere 'demir bloklar, çelik musluklar, sac parçaları, şişler, radyatör boruları ve kurşun tüpler' ile saldırdığını savunmaktadır. Halbuki daha önce düzenli olarak yapılan koğuş aramalarında bu vasıfları taşıyan hiçbir cisim bulunamamıştır. Buna rağmen, duruşmalarda sekiz sanık ve bir aleyhte tanığın ifade ettiği gibi bu cisimlerin 35 ve 36 numaralı koğuşlarda kalan hükümlüler tarafından verildiği varsayılmaktadır. Ancak, hükümlülerin güvenlik güçlerine bu tip silahlarla saldırdığı kesin olarak belirlenememiştir. Sadece jandarmaların üzerinde görülen (ilgili paragraf in supra ve yukarıdaki paragraf) bu yaralanmaların tür ve sayısı da bu savı desteklememektedir. Ağır ceza mahkemesinin muhalif yargıcına rağmen, AİHM çok bölgesel ve hafif olan bu yaralanmaların hükümlülerin 'demir bloklar, çelik musluklar, sac parçaları, şişler, radyatör boruları ve kurşun tüpler' kullanarak saldırmaları sonucu oluşmasının mümkün olmadığı kanaatindedir. Her halükarda, dosyada merhumların ve hayatta kalan başvuranların ya da aralarından sadece bazılarının bu 'isyana' aktif olarak katıldıklarını veya polis ve askerlere saldırdıklarını gösteren kanıtlanabilir herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Önce AİHS'nin 2. maddesinin 1. paragrafından kaynaklanan ve Savunmacı Devlet'e uygun bir idari ve hukuki çerçeve hazırlama zorunluluğu getiren pozitif yükümlülükle ilgili olarak AİHM, mevcut davada güç kullanımında keyfi davranış ve istismarlara karşı uygun ve etkili bir garanti sisteminin olmadığı sonucuna varmaktadır (yukarıdaki ilgili paragraf - Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 58). Yukarıda dile getirilen olayların bütününü göz önüne alan AİHM, hükümlülere karşı kullanılan ve başvuranların sekiz arkadaşının ölümüne neden olan gücün AİHS'nin 2. maddesinin 2/(c) paragrafı anlamında 'mutlak gerekli ' olmadığına hükmetmektedir (… ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 101). Bu iki gerekçe AİHM'nin mevcut davada merhum …, …, …, …, …, …, … ve … için AİHS'nin 2. maddesinin esasa ilişkin bölümünün ihlal edildiği sonucuna varmasına neden olmaktadır. ... Ölen sekiz hükümlünün (ek I) yakınları olan başvuranlar, yakınlarının ölümünden dolayı ortaya çıkan gelir kaybı nedeniyle uğradıkları maddi zarar karşılığında her bir merhumun - …, …, …, …, …, …, … ve … - ailesine 90 000 Euro ödenmesini talep etmektedir. Bununla birlikte, ilgili şahıslar bu taleplerini destekleyen doğrulanabilir herhangi bir hesap dökümü sunmamaktadır. İlgili şahıslar, 40 000 Euro'luk kısmı AİHS'nin 2. maddesinin ihlalini oluşturan olayların telafisi karşılığında olmak üzere, manevi tazminat başlığı altında her bir merhum ailesi için 90 000 Euro talep etmektedir. .... Bununla birlikte, yukarıda bahsi geçen değerlendirmeler sadece operasyondan sorumlu yetkililer hakkında başarılı bir tam yargı davası açan ve Diyarbakır İdare Mahkemesi tarafından kendilerine 49.925,23 TRL (yaklaşık 24.000 Euro) tazminat ödenmesine karar verilen merhum Cemal Çam'ın mirasçılarıyla ilgili olarak - o da sadece bir ölçüde - dikkate alınabilmiştir. AİHM, ilgili şahıslar tarafından itiraz edilmeyen bu hususa tekrar geri dönecektir. .... AİHM, vardığı sonuçların 2. maddeye uygun olduğunu ve olayların üzerinden 10 yıldan daha fazla bir süre geçtiğini de göz önünde tutarak (Oğur, ilgili bölüm, ibidem), söz konusu sonuçlar ile merhumların sağ iken sağlayabilecekleri mali destek arasında nedensellik bağının kurulduğu kanaatine varmakta ve başvuranların maddi tazminat talebi hakkında karar verilmesi gerektiğine hükmetmektedir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Abdurrahman Orak davası, no 31889/96, prg. 105, 14 Şubat 2002; ve … ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 126). Bununla birlikte, ilgili şahıslar taleplerini destekleyen ve özellikle merhumların cezaevine konulmadan önce kazandıkları meblağ ile ilgili objektif delil belgelerini AİHM'ye sunamamışlardır. Öte yandan, cezalarını tamamen çekmeden önce ailelerine herhangi bir mali yardımda bulunamayacakları da gözden kaçırılmamalıdır. Dolayısıyla AİHM, mali destek kaybı başlığı altında dile getirilen talepleri kabul edemez (bakınız, diğer birçoğu arasından, Rusya aleyhine Elmourzaïev ve diğerleri davası, no 3019/04, prg. 156, 12 Haziran 2008). Manevi tazminatla ilgili olarak AİHM, mevcut davada tespit ettiği 2. ve 3. madde ihlallerinin ya bir yakınını kaybeden ya da - bazı durumlarda potansiyel olarak ölümcül olabilecek ölçüde - ciddi bir şiddete maruz kalan ve üstelik bugün itibariyle bu üzüntü verici olayların sorumlularını belirleyemeyen yargı sürecine çaresizce seyirci kalan başvuranların her birine büyük bir acı çektirdiği kanaatine varmaktadır." gerekçelerine yer verilmiş ve sonuçta maddi tazminat talepleri reddedilirken ölen sekiz hükümlünün ailelerine (bu kapsamda davacılara da) ayrı ayrı 60.000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmedilmiştir. Ayrıca "Bay …'ın mirasçılarının özel durumuyla ilgili olarak AİHM, kendilerine ödenmesini uygun gördüğü 60.000 Euro tutarının hak sahiplerinin iç hukukta manevi tazminat başlığı altında daha önce elde etmiş olabilecekleri olası bir tutara bağlı olarak verildiğini hatırlatmaktadır. Böylece, mevcut davada uygun görülen adil tatmin, ancak ulusal mahkemelerin ödenmesine karar verdiği 49 925,23 Türk Lirası ödenmediği ya da manevi tazminata dahil edilmediği durumlarda tamamen ödenecektir. Aksi takdirde, işbu karar gereğince Hükümet, 60.000 Euro'luk tutardan mirasçılara manevi tazminat başlığı altında gerçekten ödenen meblağı düştükten sonra geriye kalan miktarı ödeyecektir." açıklamasına yer verilmiştir. Davacıların yakınının ölümüne sebep olan olayla ilgili olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıda yer verilen kararındaki tespitler ile dosyada bulunan belgelerde (davacıların yakınlarının ölümüne sebep olan olaya ilişkin olarak hazırlanan Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının iddianameleri, ölüm olaylarına sebep olanların yargılandığı Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesinin E:1997/125 sayılı dosyasında yer alan belgeler ve verilen karar, bu kararın temyizi üzerine Yargıtay Birinci Ceza Dairesince verilen karar, cezaevi yönetimince olaydan hemen sonra tutulan olay tutanağı, mahkumların cezaevi yönetimine isyan isnadıyla yargılandığı Diyarbakır 4. Asliye Ceza Mahkemesinin E:1996/572 sayılı dosyasında yer alan belgeler ile verilen karar vd.) yer alan tespitler bir arada değerlendirildiğinde, mahkumlara karşı yapılan müdahalenin, cezaevinde huzur ve sükunun sağlanması için zorunlu hale geldiği anlaşılmakla birlikte, belirtilen amaçla bağdaşmayacak şekilde aşırı güç kullanıldığı, bu boyutta bir müdahalenin gereksiz ve ölçüsüz olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla, olayda, hizmetin kötü işlediği ve hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varılmıştır. Manevi tazminat yönünden: Manevi tazminat, malvarlığında meydana gelen eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Zarara neden olan olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmekte ise de tam yargı davalarının niteliği gereği, mahkemelerce takdir edilecek tazminat miktarının, idarenin kusurunun ağırlığıyla orantılı olması gerekmektedir. Yukarıda açıklandığı gibi, davacıların yakınının ölümüne neden olan müdahalede aşırı güç kullanıldığı, bu boyutta bir müdahalenin gereksiz ve ölçüsüz olduğu anlaşıldığından, temyize konu ısrar kararının manevi tazminata ilişkin kısmında hukuka aykırı bir yön görülmemiştir. Diğer yandan, aynı olay nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da davacıların yakınına manevi tazminat ödenmesine hükmedilmiştir. Ancak anılan Mahkeme manevi tazminata hükmederken, ""Bay …'ın mirasçılarının özel durumuyla ilgili olarak AİHM, kendilerine ödenmesini uygun gördüğü 60.000 Euro tutarının hak sahiplerinin iç hukukta manevi tazminat başlığı altında daha önce elde etmiş olabilecekleri olası bir tutara bağlı olarak verildiğini hatırlatmaktadır. Böylece, mevcut davada uygun görülen adil tatmin, ancak ulusal mahkemelerin ödenmesine karar verdiği 49 925,23 Türk Lirası ödenmediği ya da manevi tazminata dahil edilmediği durumlarda tamamen ödenecektir. Aksi takdirde, işbu karar gereğince Hükümet, 60.000 Euro'luk tutardan mirasçılara manevi tazminat başlığı altında gerçekten ödenen meblağı düştükten sonra geriye kalan miktarı ödeyecektir." açıklamasına yer vermiştir. Bu itibarla, davalı idarelerce, temyize konu İdare Mahkemesi kararı uygulanırken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararının da dikkate alınacağı açıktır. Maddi tazminat yönünden: Davacıların yakınının ölümüne sebep olan olaylarda, davalı idarelerin hizmet kusurunun bulunduğu yukarıda açıklanmış olup, ölen Cemal Çam'ın desteğinden yoksun kalanların, bu nedenle uğradıkları zararın tazmini hukuken zorunludur. Bu nedenle, temyiz edilen kararda, maddi tazminata hükmedilmesi yönüyle hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Davacıların maddi tazminata ilişkin ıslah talebi yönünden: 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 16. maddesinin 4. fıkrasına 6459 sayılı Yasa ile eklenen cümlede "Ancak, tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktar, süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir ve miktarın artırılmasına ilişkin dilekçe otuz gün içinde cevap verilmek üzere karşı tarafa tebliğ edilir. " kuralına yer verilmiş; yine 6459 sayılı Yasa ile 2577 sayılı Yasa'ya eklenen Geçici 7. maddede ise "Bu maddeyi ihdas eden Kanun’la, bu Kanun’un 16’ncı maddesinin dördüncü fıkrasına eklenen hüküm, kanun yolu aşaması dâhil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da uygulanır." kuralı yer almıştır. Bu hükümlere göre, 6459 sayılı Yasa'nın yürürlüğe girdiği 30/04/2013 tarihi itibariyle, ilk derece mahkemesinde ya da temyiz mercinde görülmekte olan davaların herhangi bir aşamasında söz konusu olan ıslah taleplerinin dikkate alınması gerekmektedir. Dosyanın incelenmesinden, …'ın ölümü nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen zararın karşılığı olarak, eşi ve çocukları için toplam 10.000,00-TL maddi, 13.000,00 -TL manevi tazminat ile anne, baba ve kardeşleri için toplam 2.250,00 -TL manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte tazmini istemiyle bakılan davanın açıldığı; İdare Mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda uğranılan maddi zararın, dava açılırken talep edilenden çok daha fazla olduğunun ortaya çıktığı, bu bilirkişi raporu üzerine davacılar tarafından sunulan dilekçe ile davanın ıslah edilmesinin ve bilirkişi raporunda belirtilen maddi zarar miktarının tazminine karar verilmesinin istenildiği; bu isteğin İdare Mahkemesince davanın genişletilmesi olarak nitelendirilerek incelenmeksizin reddine karar verildiği; kararın temyizi üzerine, Danıştay Onuncu Dairesince kararın kabule ilişkin kısmı bozulurken, davanın ıslahı talebi ile ilgili olarak "davacılar tarafından dava devam ederken davanın ıslahı yoluna gidildiği ve mahkemece ıslah edilen kısmın incelenmeksizin reddine karar verildiği anlaşıldığından, davacılar murisinin kusurundan kaynaklanan ölüm nedeniyle davacılara tazminat ödenmesi mümkün olmadığından ıslah konusunun bu davada irdelenmesine hukuki imkan bulunmamaktadır." gerekçesine yer verildiği ve söz konusu talep ile ilgili inceleme yapılmadığı; bozma kararına uymayarak davanın kabulü yolundaki ilk kararında ısrar eden İdare Mahkemesince davacıların ıslah talebi ile ilgili olarak ilk kararlarında verilen hükmün kesinleştiğinden bahisle yeniden bir hüküm kurulmadığı, ısrar kararını davalı idarelerin ve davacıların temyiz ettiği, davacıların ıslah talepleri ile ilgili olarak Danıştay Onuncu Dairesince bir hüküm kurulmadığını, bu nedenle kesinleşmeden söz edilemeyeceğini, ıslah taleplerinin yeniden incelenmemesinin hukuka aykırı olduğunu ileri sürdükleri ve davanın ıslah edilmesine dair taleplerini yineledikleri görülmektedir. İdare Mahkemesince verilen ilk kararda, davanın ıslahı ile ilgili talep hakkında incelenmeksizin ret kararı verilmiş ise de, bu hüküm temyiz aşamasında yukarıda yer verilen gerekçeyle incelenmemiştir. Dolayısıyla, davanın ıslahı talebi ile ilgili olarak verilen davanın incelenmeksizin reddi yolundaki hükmün temyiz incelemesinden geçmiş, onanmış ve kesinleşmiş bir hüküm olarak nitelendirilmesi hukuken olanaklı değildir. Bu itibarla temyize konu İdare Mahkemesi kararının ıslah talebi ile ilgili olarak, kesinleşme nedeniyle yeniden bir karar verilmesine gerek bulunmadığı yolundaki gerekçesinde hukuki isabet görülmemiştir. Bu durumda, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na 6459 sayılı Yasa ile eklenen ve yukarıda yer verilen hükümler karşısında, davacıların davanın ıslahı ile ilgili taleplerinin dikkate alınması, bu talep ile ilgili usulün uygulanması ve davanın buna göre incelenmesi gerekirken, ıslah talebi dikkate alınmaksızın verilen ısrar kararında hukuka uyarlık bulunmamaktadır. Hükmedilecek maddi tazminatın hesabında dikkate alınacak hususlar yönünden: Davacıların maddi tazminat istekleri, vefat eden …'ın desteğinden yoksun kalınması nedeniyle uğranılan zararın karşılığı şeklinde tanımlanmıştır. Destekten yoksun kalma tazminatıyla, ölenin (desteğin) gelecekte elde etmesi muhtemel gelirinin güncelleştirilerek, destekten yoksun kalanın ölüm olayından önceki sosyal ve ekonomik yaşam düzeyinin devamını sağlayacak gelire kavuşturulması amaçlanmaktadır. Dosyanın incelenmesinden, davacıların yakını olan …'ın, Diyarbakır 3. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin E:1993/63 sayılı dosyası kapsamında, ülke topraklarının bir kısmını devlet egemenliğinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmak, PKK terör örgütü üyesi olmak ve örgüte yardım ve yataklık yapmak isnadıyla diğer 19 sanık ile beraber yargılandığı, yargılama esnasında tutuklu olduğu ve Diyarbakır E Tipi Cezaevinde tutulduğu, yargılama devam ederken cezaevinde çıkan ve ayrıntısına yukarıda yer verilen olaylarda yaşamını yitirdiği, devam eden ceza yargılaması sonucunda anılan Mahkemece verilen K:1999/93 sayılı kararla, daha önce ölen … hakkında kamu davasının ortadan kaldırılmasına, bir kısım sanığın beraatlerine, bir kısım sanığın ise ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmedildiği anlaşılmaktadır. Davacıların yakınının tutuklu olarak yargılandığı esnada, cezaevinde çıkan olaylarda idarenin hizmet kusuru teşkil eden eylemleri sonucunda öldürüldüğü aktarılmış ve bu nedenle destekten yoksun kalanlara maddi tazminat ödenmesi gerektiği yukarıda açıklanmıştı. Yoksun kalınan destek nedeniyle uğranılan zararın hesap edilmesi için İdare Mahkemesince yaptırılan bilirkişi incelemesi sonucunda hazırlanan raporda, davacılar murisinin ölümünü takip eden ilk maaş ödeme gününden itibaren almaya devam edeceği aylığın miktarı, 60 yaşına kadar faal olarak çalışacağı ve 35 yıl daha yaşama şansı bulunduğu varsayılarak hesaplama yapılmıştır. Bilirkişi tarafından yapılan hesaplamada, aylık miktarı, yaşam süresi, çalışma süresi yönlerinden varsayımlara dayanılarak hesaplama yapılırken, davacının tutuklu ve hükümlü olarak kalmaya devam edebileceği sürenin dikkate alınmadığı görülmüştür. Oysa, davacının tutuklu ve hükümlü kalacağı süre boyunca yakınlarına destek olamayacağı ya da çok az destek olabileceği açıktır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince de, yukarıda yer verilen kararında, "Öte yandan, cezalarını tamamen çekmeden önce ailelerine herhangi bir mali yardımda bulunamayacakları da gözden kaçırılmamalıdır." denilerek aynı husus vurgulanmıştır. Bu itibarla, davacıların murisi yönünden ceza davasının yürütülmesine ve hakkında hüküm kurulmasına hukuki olanak bulunmamakla birlikte, öldürülmemiş olması halinde tutuklu ve hükümlü kalabileceği sürenin de, tazminat hesabında dikkate alınan diğer unsurlar gibi dikkate alınması gerekli görülmüştür. Bu amaçla, ceza davasına ilişkin dosyada yer alan bilgi, belge ve alınan ifadelere göre (aynı olaydan dolayı yargılanan diğer sanıklara ilişkin bilgi ve belgeler ile verilen karardan da yararlanmak suretiyle) alması muhtemel hapis cezası dikkate alınarak davacıların destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanması gerekirken, böyle bir inceleme yapılmaksızın verilen kararda bu yönden hukuka uyarlık görülmemiştir. Müterafik kusurun bulunup bulunmadığı yönünden: Yukarıda, davacılar yakının ölümüne sebep olan olaylar sonucunda mahkumlara karşı yapılan müdahalenin, cezaevinde huzur ve sükunun sağlanması için zorunlu hale geldiğinin anlaşıldığı; ancak belirtilen amaçla bağdaşmayacak şekilde aşırı güç kullanıldığı, bu boyutta bir müdahelenin gereksiz ve ölçüsüz olduğu sonucuna varıldığı belirtilmiştir. Buna göre, davacıların yakının ölümüne sebep olan olay, zorunlu hale gelen müdahale değil, müdahale esnasında kullanılan aşırı güçtür. Zarara neden olan ölüm de bu aşırı güç nedeniyle gerçekleşmiştir. Dosyada, gereksiz ve ölçüsüz şekilde aşırı güç kullanılmasına, davacıların yakının sebep olduğu yolunda bir saptama bulunmamaktadır. Aksine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yukarıda yer verilen kararında "Hükümet, operasyon sırasında isyancı oldukları iddia edilen hükümlülerin polis ve askerlere 'demir bloklar, çelik musluklar, sac parçaları, şişler, radyatör boruları ve kurşun tüpler' ile saldırdığını savunmaktadır. Halbuki daha önce düzenli olarak yapılan koğuş aramalarında bu vasıfları taşıyan hiçbir cisim bulunamamıştır. Buna rağmen, duruşmalarda sekiz sanık ve bir aleyhte tanığın ifade ettiği gibi bu cisimlerin 35 ve 36 numaralı koğuşlarda kalan hükümlüler tarafından verildiği varsayılmaktadır. Ancak, hükümlülerin güvenlik güçlerine bu tip silahlarla saldırdığı kesin olarak belirlenememiştir. Sadece jandarmaların üzerinde görülen (ilgili paragraf in supra ve yukarıdaki paragraf) bu yaralanmaların tür ve sayısı da bu savı desteklememektedir. Ağır ceza mahkemesinin muhalif yargıcına rağmen, AİHM çok bölgesel ve hafif olan bu yaralanmaların hükümlülerin 'demir bloklar, çelik musluklar, sac parçaları, şişler, radyatör boruları ve kurşun tüpler' kullanarak saldırmaları sonucu oluşmasının mümkün olmadığı kanaatindedir. Her halükarda, dosyada merhumların ve hayatta kalan başvuranların ya da aralarından sadece bazılarının bu 'isyana' aktif olarak katıldıklarını veya polis ve askerlere saldırdıklarını gösteren kanıtlanabilir herhangi bir unsur bulunmamaktadır." değerlendirmesine yer verilmiştir. Bu durumda, davacıların yakınının müterafik kusur niteliğinde bir davranışının bulunmadığı ve bu nedenle tazminat miktarının azaltılmasına imkan olmadığı anlaşılmakta olup, temyiz edilen kararda müterafik kusurun dikkate alınmamasında hukuka aykırılık görülmemiştir. Hükmedilen faizin başlangıcı yönünden: Temyiz edilen ısrar kararında davanın açıldığı tarihten itibaren faiz ödenmesine hükmedilmiş, davacılar tarafından temyiz isteminde bulunulurken olay tarihinden itibaren faiz işletilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. İdari işlem veya eylemlerden dolayı uğranılan zararın tazmini istemiyle açılan davalarda uygulanacak yasal faizin başlangıç tarihi olarak idareye başvuru tarihinin, başvurunun bulunmaması durumunda dava tarihinin esas alınması Danıştay içtihatlarında genel kabul görmüş ve istikrar kazanmıştır. Bu durumda, davacıların tazminat ödenmesi istemiyle idareye başvurdukları tarih esas alınarak faize hükmedilmesi gerekirken dava tarihi esas alınarak hüküm kurulmasında hukuka uyarlık görülmemiştir. Açıklanan nedenlerle, davalı idarelerin manevi tazminata yönelik temyiz istemlerinin reddiyle temyiz edilen kararın manevi tazminata ilişkin kısmının onanmasına, temyiz edilen kararın manevi tazminata hükmedilmesi dışında kalan kısımlarına yönelik tarafların temyiz istemlerinin kabulüyle, yukarıda yer verilen hususlar dikkate alınarak yeniden bir karar verilmek üzere belirtilen kısımların bozulmasına; dosyanın anılan İdare Mahkemesine gönderilmesine, kararın tebliğ tarihini izleyen 15 (onbeş) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02/12/2013 tarihinde gerekçede ve esasta oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY X- Dosyada yer alan belgelerden, davacılar murisinin ölümüne neden olan müdahalenin sebebinin, aralarında davacılar murisinin de bulunduğu bir kısım hükümlü ve tutuklunun cezaevi yönetimine karşı ayaklanmaya teşebbüs etmeleri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu durumu, "Yukarıdaki olgular doğrultusunda AİHM, hükümlülerin saat 13.20'den itibaren takındıkları tavırların giderek ayaklanma girişimine dönüştüğünün kabul edilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM ayrıca, güvenlik güçlerinin müdahalesinin AİHS'nin 2. maddesinin 2/(c) paragrafı anlamında 'bir isyan ya da başkaldırı'yı bastırmak amacını taşıdığının kabul edilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır." şeklinde saptamıştır. Davacıların murisinin ölümüne neden olan müdahalede aşırı güç kullanıldığı, bu boyutta bir müdahalenin gereksiz ve ölçüsüz olduğu anlaşılmakta ise de, zararın ortaya çıkmasında davacıların yakının da etkisinin olduğu, dolayısıyla kusurunun bulunduğu ortadadır. Bu itibarla, hükmedilecek tazminat konusunda, davacıların murisinin müterafik kusurunun da bulunduğu dikkate alınarak karar verilmesi gerekirken, sadece davalı idarelerin kusuru dikkate alınarak verilen kararın bu kısmında hukuki isabet görülmemiştir. Açıklanan nedenle, temyiz edilen kararın tazminata ilişkin kısmının belirtilen husus dikkate alınarak yeniden karar verilmek üzere bozulması gerektiği oyuyla, kararın bu kısmına katılmıyorum GEREKÇEDE KARŞI OY XX- Temyiz edilen kararın manevi tazminata ilişkin kısmının, gerekçe eklenmeksizin aynen onanması gerektiği oyuyla, kararın belirtilen kısmına gerekçe yönünden katılmıyoruz. KARŞI OY XXX- Aynı olay nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da davacılara manevi tazminat ödenmesine hükmedilmiştir. Hükmedilen miktar ise 60.000 Euro’dur. Bu miktarın idare mahkemesince hükmedilen miktardan fazla olduğu açıktır. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kararın sonunda yer verdiği açıklama ile, mükerrer ödeme yapılmasının önüne geçmek istemiştir. Bu durumda, aynı olay nedeniyle davacılara toplam 60.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar verildiğinden, bu davada da manevi tazminata hükmedilmesine olanak bulunmamaktadır. Açıklanan nedenle, temyize konu kararın manevi tazminata ilişkin kısmının bozulması gerektiği oyuyla, kararın belirtilen kısmına katılmıyoruz. KARŞI OY XXXX- Dosyanın incelenmesinden ısrar kararının, Mahkemelerinin ilk kararının davacıların ıslah talebinin incelenmeksizin reddine ilişkin kısmının Danıştay Onuncu Dairesinin kararı ile onandığı, bu nedenle bu kısım hakkında yeniden bir karar verilmesine gerek bulunmadığı yolundaki gerekçesinde usul ve hukuka aykırılık bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacıların davanın ıslahı ile ilgili talepleri hakkında İdare Mahkemesince verilen hüküm kesinleşmiş bulunduğundan, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'na 6459 sayılı Yasa ile eklenen ve kesinleşen kararlar hakkında uygulanma imkanı bulunmayan hükümler dikkate alınarak verilen kararın bu kısmına katılmıyoruz. GEREKÇEDE KARŞI OY XXXXX- Destekten yoksun kalma tazminatı ile ölenin (desteğin) gelecekte elde etmesi muhtemel gelirinin güncelleştirilerek, destekten yoksun kalanın ölüm olayından önceki sosyal ve ekonomik yaşam düzeyinin devamını sağlayacak gelire kavuşturulması amaçlanmaktadır. Tutuklu bir kişinin cezaevinde öldürülmesi nedeniyle destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanırken muhtemel mahkumiyet süresinin esas alınmasına masumiyet karinesi karşısında hukuken olanak bulunmamaktadır. Öte yandan, mahkumiyetten bahsedilebilmesi için kesinleşmiş bir yargı kararının bulunması gerekmektedir. Ancak, gerek 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda gerekse 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda kişilerin yargılandıkları suçlar bakımından alabilecekleri cezalara göre azami tutukluluk süreleri belirlenmiştir. Bu yasalarda belirtilen azami sürelerin dolması halinde tutukluluk hali kendiliğinden son bulmaktadır. Buna göre, tutuklu bulunan kişilerin mahkum olup olmayacakları ya da ne kadar süreyle ceza alacaklarının belirlenmesi mümkün bulunmasa da, yukarıda belirtilen yasalar çerçevesinde belirlenecek azami tutukluluk süreleri dikkate alınarak destekten yoksun kalma tazminatının hesaplanması ve bu husus dikkate alınarak yaptırılacak bilirkişi incelemesi sonucuna göre tazminat miktari hakkında bir karar verilmesi gerekmektedir. Açıklanan nedenlerle, temyiz edilen ısrar kararının maddi tazminatın hesaplanmasına ilişkin kısmının yukarıda belirtilen gerekçe ile bozulması gerektiği oyuyla, karara gerekçe yönünden katılmıyoruz.

Atıf: Diğer undefined, E. 2010/2741, K. 2013/4312, www.arakarar.com/karar/diger-karar-2010-2741-e-2013-4312-k-bd8186371655