Diğer ·
2007/1172 E. 2011/254 K.
- Mahkeme
- Diğer
- Esas No
- 2007/1172
- Karar No
- 2011/254
- Karar Tarihi
Özeti : 1- Kişilerin can ve mal güvenliğinin korunmasının Devletin asli görevi olduğu; idarenin bu görevi yerine getirmek, kamu düzenini ve etkinliğini sağlamak üzere kolluk örgütünü kurması, gerekli araç ve olanakları sağlaması, yeterli önlemleri zamanında alması gerektiği; ancak idare hukuku ilkeleri ve Danıştayın istikrar kazanmış içtihatlarına göre, zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu kolluk hizmetinin riskli bir nitelik taşıması nedeniyle idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasının, zararın idarenin ağır hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması koşuluna bağlı bulunduğu, 2- Olayda, davacının annesinin öldürülmesi olayında faillerin ceza zamanaşımı süresi içerisinde yakalanamaması nedeniyle idarenin ağır hizmet kusurunun varlığından söz etme olanağı bulunmadığından, davacının manevi tazminat isteminin reddi gerektiği hakkında. Temyiz İsteminde Bulunan (Davalı) : İçişleri Bakanlığı Karşı Taraf (Davacı) : … Vekili : Av. … Av. … İstemin Özeti : İstanbul 2. İdare Mahkemesinin 28.9.2006 günlü, E:2006/1957, K:2006/2025 sayılı ısrar kararının temyizen incelenerek bozulması davalı idare tarafından istenilmektedir. Savunmanın Özeti : İstanbul 2. İdare Mahkemesince verilen ısrar kararının usul ve hukuka uygun bulunduğu ve temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. Danıştay Tetkik Hakimi Gonca Temizhan'ın Düşüncesi : Temyiz isteminin kabulü ile ısrar kararının Danıştay Onuncu Daire kararı doğrultusunda bozulması gerektiği düşünülmektedir. Danıştay Savcısı Ergün Özcan'ın Düşüncesi : Davacının annesinin 23.5.1980 tarihinde silahlı saldırı sonucu öldürülmesinden sonra olayın faillerinin 20 yıllık ceza zamanaşımı süresi içinde yakalanmaması nedeniyle idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğranıldığı süre sürülen 3.000 YTL manevi zararın yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılan davada, İstanbul 2. İdare Mahkemesinin, manevi tazminat isteminin kabulü yolundaki ilk kararında ısrar edilmesine ilişkin kararını davalı idare temyiz ederek bozulmasını istemektedir. Danıştay 10. Dairesinin 23.12.2005 tarih ve E:2003/2087, K:2005/8025 sayılı bozma kararında belirtildiği üzere; dava konusu olayda cinayet faili/faillerinin yakalanması konusunda davalı idare organlarının mevzuat gereği yerine getirmekle yükümlü oldukları görev ve sorumlulukları yerine getirmedikleri, bir ihmal veya kasıt olduğu yolunda bir tespit bulunmadığı gibi aksi yönde, idarece gerekli çaba sarfedilerek olayla ilgili bazı kişilerin yakalanmayıp ve yetkili merciler öne getirilmesi nedeniyle durum annesinin öldürülmesinde faillerin ceza zaman aşımı süresi içinde yakalanmamasında idarenin ağır hizmet kusuru bulunmaktadır. Açıklanan nedenlerle İstanbul 2. İdare Mahkemesinin ısrar kararının Danıştay 10. Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında belirtilen gerekçe doğrultusunda bozulması gerektiği düşünülmüştür. TÜRK MİLLETİ ADINA Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca, dosyanın tekemmül ettiği anlaşıldığından davalı idarenin yürütmenin durdurulması istemi görüşülmeyerek dosya incelendi, gereği görüşüldü: Dava, davacının annesinin 23.5.1980 tarihinde silahlı saldırı sonucu öldürülmesinden sonra olayın faillerinin 20 yıllık zamanaşımı süresi içinde yakalanmaması nedeniyle idarenin hizmet kusuru bulunduğundan bahisle uğranıldığı ileri sürülen 3.000,00.-TL manevi zararın başvuru tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle açılmıştır. İstanbul 2. İdare Mahkemesi 30.9.2002 günlü, E:2000/1500, K:2002/1153 sayılı kararıyla; bakılan davanın davacının annesinin ölümü nedeniyle uğranılan zarara ilişkin bir tazminat davası olmayıp, davacının annesini öldürenlerin 20 yıl olan ceza zamanaşımı süresinde yakalanamamalarından doğan manevi zarara ilişkin olduğundan süre itirazının yerinde görülmediği ve işin esasının incelendiği; 23.5.1980 tarihinde davacının anne ve babasının yaşadığı eve kimliği belirsiz kişiler tarafından yapılan silahlı saldırı sonucunda davacının annesinin öldüğü, babasının yaralandığı, ölüm olayının meydana geldiği tarihten itibaren 20 yıl içinde olayın faillerinin bulunamadığı, olayla ilgili olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü suç kayıt defterine "meçhul siyasi" olarak kayıt düşüldüğü, davacının ölüm tarihinden itibaren 20 yıl sonunda 21.7.2000 tarihinde davalı idareye başvurarak annesinin faillerinin bulunamaması nedeniyle uğranıldığı ileri sürülen manevi zararın tazmini talebinin zımnen reddi üzerine bakılan davanın açıldığının anlaşıldığı; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 5., 17. ve 125. maddeleri, 3125 sayılı İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun İçişleri Bakanlığının görevlerini düzenleyen 2. maddesi ile Polis Vazife ve Selahiyet Kanununun polisin emniyetle ilgili görevlerini düzenleyen ilgili maddelerinin birlikte değerlendirilmesinden; Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu, yaşam hakkının temel kişilik haklarından olduğu, Devletin temel görevlerinden birinin kişinin temel hak ve hürriyetlerini tanımak ve geliştirmek olduğu, vatandaşın Devlete ve hukuka duyduğu güven kavramı içinde, kimsenin kişilik haklarına zarar verilemeyeceği, Devletin buna engel olacağı fakat her nasılsa bu korunmadan yararlanamaz ve zarar görürse Devletin zarar vereni cezalandıracağı inancının da yer aldığı, zarar gören vatandaşın kendi hakkını kendisi aramayarak bu görevi Devlete tevdi etmesinin ve Devletçe zarar verene verilecek ceza ile yetinmesinin nedeninin sosyal bir hukuk devletinde yaşıyor olmasından kaynaklandığı, davacının annesinin öldürüldüğü ve en temel hakkı olan yaşam hakkının elinden alındığı, ölenin yakınlarının ve toplumun vicdanını rahatlatacak yegane sonucun öldürenlerin yakalanması ve cezalandırılması olduğu, bir ölüm olayı sonunda faillerin 20 yıl boyunca yakalanamamasının İçişleri Bakanlığının hizmet kusuru olduğunu açıkça gösterdiği, bu sonucun vatandaşın ve toplumun Devlete ve hukuka duyduğu güveni sarsacak ve manevi zarara yol açacak nitelikte olduğu, davacının annesini öldürenlerin yakalanamayıp yargılanamamaları ve cezasız kalmaları nedeniyle derin bir üzüntü duyduğunun kuşkusuz olduğu, olayın niteliği gözönüne alındığında davacının manevi zararının tazmin edilebilmesi için takdiren istemi kadar 3.000,00.-YTL manevi tazminata hükmedilmesine, hükmedilen manevi tazminata faiz yürütülmesine yer olmadığına karar vermiştir. Anılan kararın, davalı idarece usul ve yasaya aykırı olduğu, davacı tarafından da manevi tazminata yasal faiz hükmedilmediği gerekçesiyle temyiz edilmesi üzerine Danıştay Onuncu Dairesinin 23.12.2005 günlü, E:2003/2087, K:2005/8025 sayılı kararıyla; uyuşmazlık konusu olayda, cinayet fail/faillerinin yakalanması konusunda idare organlarının mevzuat gereği yerine getirmekle yükümlü oldukları görev ve sorumlulukları yerine getirmedikleri ve bir ihmal veya kasıt olduğu yolunda bir tespit bulunmadığı, davacının annesinin öldürülmesi olayında faillerin ceza zamanaşımı süresi içerisinde yakalanamaması nedeniyle idarenin ağır bir hizmet kusurundan söz etme olanağı bulunmadığı, davacının manevi tazminat isteminin reddi gerekirken aksi yönde verilen Mahkeme kararında hukuki isabet görülmediği gerekçesiyle bozulmuş, davacının temyiz istemi hakkında ise karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş ise de, İdare Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin "Etkili Başvuru Hakkı" başlıklı 13. maddesinden de bahisle 3.000,00.-TL manevi tazminat isteminin kabulüne ilişkin ilk kararında ısrar etmiş ve davalı idareye başvuru tarihinden itibaren hükmedilen tazminata yasal faiz yürütülmesine karar vermiştir. Davalı idare, İstanbul 2. İdare Mahkemesinin 28.9.2006 günlü, E:2006/1957, K:2006/2025 sayılı ısrar kararını temyiz etmekte ve bozulmasını istemektedir. Danıştay Beşinci Dairesi üyeleri …, …ile Danıştay Onuncu Daire üyesi Prof. Dr. …'un Cumhuriyet Başsavcılığına bağlı adli kolluk faaliyetlerinden kaynaklanan tazminat davasına ilişkin uyuşmazlığın görüm ve çözümünde adli yargı yerinin görevli olduğu yolundaki oylarına karşı, İçişleri Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ve Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu uyarınca davalı idarenin anılan Kanunlardan kaynaklanan görevlerini yerine getirip getirmediğinden kaynaklanan uyuşmazlığın çözümünde idari yargı yerinin görevli olduğuna oyçokluğu ile karar verilerek işin esasının incelenmesine geçildi. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 125. maddesinin son fıkrasında; idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu kurala bağlanmıştır. İdarenin kamu hizmetinin yürütülmesinden doğan zarardan sorumlu tutulmasını gerektiren durumlardan birisi hizmet kusurudur. Genel olarak hizmet kusuru, bir kamu hizmetinin kuruluş ve işleyişindeki aksaklık ve bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması Devletin asli görevidir. İdarenin bu görevi yerine getirmek, kamu düzeni ve esenliğini sağlamak üzere kolluk örgütünü kurması, gerekli araç ve olanakları sağlaması, yeterli önlemleri zamanında alması gerektiği açıktır. Ancak, idare hukuku ilkeleri ve Danıştayın istikrar kazanmış içtihatlarına göre, zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu kolluk hizmetinin riskli bir nitelik taşıması nedeniyle idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması, zararın, idarenin ağır hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması koşuluna bağlı bulunmaktadır. Dosyanın incelenmesinden, 23.5.1980 tarihinde davacının anne ve babasının yaşadığı eve kimliği belirsiz kişi/kişiler tarafından yapılan silahlı saldırı sonucunda davacının annesinin öldürülüp, babasının yaralandığı, olayın failleri olarak …., …., …., …. ve …. isimli kişilerin tespit edildiği, bu kişilerden …. ve ….'nin bu suçtan dolayı İstanbul 2 Numaralı Askeri Mahkemesi'nce yargılanarak 25.12.1986 tarih ve 1986/252 sayılı kararla delil yetersizliğinden beraat ettikleri, …. ve …. isimli kişilerin, başka suçlardan dolayı yakalanarak 30.12.1980 tarih ve 71083 sayılı yazı ile Sıkıyönetim Komutanlığına sevkedilerek tutuklandıkları ancak daha sonra serbest bırakıldıkları, serbest kalmalarından sonra bu kişilerin adresleri belli olmadığı için bu olayla ilgili haklarında işlem yapılamadığı ve daimi aramaya ayrıldıkları, buna karşın …. isimli kişinin Fransa'dan sınır dışı edilerek Türkiye'ye giriş yaptığı 24.3.1989 tarihinde yakalanıp Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na sevk edilerek Şişli 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nce 31.3.1989 tarihinde tutuklandığı, aynı şekilde …. isimli kişinin de yine Fransa'dan sınır dışı edilerek Türkiye'ye giriş yaptığı 12.8.1991 tarihinde yakalanarak 14.8.1991 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na sevkedildiği, ancak bu kişiler hakkında dava konusu olayla ilgili olarak kamu davası açılmadığı, diğer sanık …. isimli kişinin ise yakalanamadığı, son olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nce suç kayıt defterine olayla ilgili "meçhul siyasi" şeklinde kayıt düşüldüğü, davacı tarafından ise, 21.7.2000 tarihli dilekçe ile olayın faillerinin 20 yıllık ceza zamanaşımı süresi içinde yakalanamadığından dolayı idarenin hizmet kusuru bulunduğu gerekçesiyle maddi ve manevi tazminat ödenmesi istemiyle davalı idareye başvurulduğu, bu başvurunun zımnen reddi üzerine bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Danıştay Onuncu Daire kararında da belirtildiği gibi, dosyada, cinayet fail/faillerinin yakalanması konusunda idare ajanlarının mevzuat gereği yerine getirmekle yükümlü oldukları görev ve sorumlulukları yerine getirmedikleri, bir ihmal veya kasıt olduğu yolunda bir tespit bulunmamaktadır. Aksine, idarece gerekli çaba sarfedilerek olayla ilgili bazı kişilerin yakalandığı, yetkili merciler önüne çıkarıldığı görülmektedir. Bu itibarla, davacının annesinin öldürülmesi olayında faillerin ceza zamanaşımı süresi içerisinde yakalanamaması nedeniyle idarenin ağır bir hizmet kusurunun varlığından söz etmeye olanak bulunmadığından, davacının manevi tazminat isteminin reddi gerekirken, aksi yönde verilen İdare Mahkemesi ısrar kararında hukuki isabet görülmemiştir. Açıklanan nedenlerle, davalı idarenin temyiz isteminin kabulüne, İstanbul 2. İdare Mahkemesince verilen 28.9.2006 günlü, E:2006/1957, K:2006/2025 sayılı kararın Danıştay Onuncu Dairesince verilen karar doğrultusunda bozulmasına, dosyanın İdare Mahkemesine gönderilmesine, 21.4.2011 gününde, esasta ve gerekçede oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY X- Davalı idare tarafından temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerden hiçbirisine uymadığından istemin reddi ile İdare Mahkemesince verilen ısrar kararının onanması gerektiği oyuyla, karara katılmıyoruz. KARŞI OY XX- Uyuşmazlığın çözümü davalı idarenin yeterli ve etkili soruşturma yapıp yapmadığının saptanmasına bağlı bulunmaktadır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 5. Maddesinde; "Devletin temel amaç ve görevleri, ......, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.", 17. maddenin 1. fıkrasında "Herkes yaşam, maddi ve manevi varlığını koruma geliştirme hakkına sahiptir." 125. maddenin son fıkrasında da, "İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." kuralları yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Etkili Başvuru Hakkı" başlıklı 13. maddesinde "Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir. " ilkesi getirilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 12.10.2005 günlü Adalı/Türkiye kararında; yaşam hakkının korunmasının önemi karşısında, anılan Sözleşmenin 13. maddesine uygun olan hallerde tazminat ödenmesinin tespiti için sorumlu olanların belirlenmesi ve cezalandırılması sürecinde kapsamlı ve etkili bir soruşturma yapılıp yapılmadığının araştırılması gerektiği, belirli bir durumda bir soruşturmada ilerlemeyi önleyen engeller ve güçlükler olabileceği, ancak soruşturmayı yürütmekle yetkili ve görevli olanların bir ölümcül güç kullanımı olayını soruşturmadaki süratliliği, kamunun hukukun üstünlüğüne olan güvenini muhafaza etmede ve kanunsuz fiillere karışma ve bu tür fiillere tolerans gösterme görüntüsünü önlemede esas olduğunun düşünülebileceği vurgulanarak sonuçta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir. Yine, yakınlarını "faili meçhul cinayetler" sonucunda kaybeden kişilerin yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvurular sonucunda verilen 2.9.1988 günlü Yaşa/Türkiye , 8.7.1999 günlü Tanrıkulu/Türkiye, 28.3.2000 günlü Mahmut Kaya/Türkiye kararlarında ulusal makamların bu cinayetlerle ilgili "etkili soruşturma" yükümlülüğünü yerine getirmedikleri gerekçesiyle anılan Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine göre Sözleşmenin 13. maddesi, ihlallerden sorumlu olanların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkili bir soruşturmanın yapılmasını, bu soruşturma sürecine mağdurların yakınlarının etkili biçimde katılmasını ve gerektiğinde devletin tazminat ödemesini gerektirmektedir. Bu bağlamda davacının annesini öldüren kişi veya kişilerin yakalanamaması sonucunu doğuran soruşturma sürecine ilişkin olarak davalı idarece yeterli bir soruşturma yapılıp yapılmadığının İdare Mahkemesince araştırılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekmektedir. Bu araştırma yapılmadan verilen İdare Mahkemesi ısrar kararının bozulması gerektiği oyuyla, karara gerekçe yönünden katılmıyoruz.